Thursday, March 31, 2011

Candan Erçetin'in 'Ondan Öğrendim' yazısı ve cevabım (Ocak 2011)

Birkaç ay önce Candan Erçetin'in resmi web sitesinde 'günlük hayat içinde yaşadığınız, karşılaştığınız, gözlemlediğiniz olay ve konuları paylaşmak için' 'Biz Bize' adlı bir platform oluşturulmuş.  Geçen yaz uğurladığı babası, onun öğretmenliği ve Türkiye'nin eğitim sistemi ile ilgili bir yazıyla başlamış.


Yazıyı okuyunca çok duygulandım, Türkçe sınıfımla paylaştım ve son olarak ona cevaben kendi yazımı yazdım.  Şimdiki Türkçe öğretmenim Celile'nin yardımıyla üç beş kere çalışıp yazımı Candan'a gönderdim.  Birkaç hafta sonra 'Biz Bize' platformuna bakınca bu yeni postu gördüm (sonuna kadar okuyun!): 


__________________________
Uzun zaman oldu...

Sizlerden yazılar bekledim, makaleler bekledim, içinize dert olmuş ya da sizi mutlu eden bir konuda yazmanızı bekledim. İnatla başka yazı yazmadım sadece yazdıklarınızı okudum ve bekledim. Benimle ilgili söylemek istediklerinizi saygıyla ve sevgiyle kabul ediyorum ama biliyorum ki paylaşmamız gereken çok önemli sorunlarımız var.

Ben hep halkın gücüne inandım, tek gerçeğin bizlerin yaşadıkları, gördükleri ve düşündükleri olduğuna inandım. Müzik yoluna çıkarken “ bu türle tutunamazsın diyenlere”, “benim gibi düşünen, benim gibi hissedenler var mutlaka, ben onları aramaya çıkıyorum ” dedim ve yıllar bana sizleri kazandırdı. Bu, sizleri dinleyici olarak kazanmak değil, aynı ülkenin yakın görüşlerini paylaşan, ortak acılarını çeken ve benzer hisleri dışa vurmak isteyenlerin varlığını hissetmenin kazancı. Yalnız olmadığını bilmenin en güzel yolu.

Bana hitaben yazdığınız yazıların en çok kullanılan başlangıç cümlesi “siz beni tanımıyorunuz ama ben size.....”. Bu platform birbirimizi tanımamız için oluşturuldu, sadece yazın, kendinize ait, tanıklıklarınıza ait , özel ya da genel yaşadıklarınızı, hissettiklerinizi yazın. Şahsi bilgiler vermeyin, duygunuzu yazın ya da ne bileyim bir yazar gibi davranın başka karakterler üzerinden anlatın ama anlattıklarınız gerçek olsun. Bu platformda paylaşmak istemeseniz bile bir kağıt kalem alın ve içinizi dökün, sonunda yazmanın ne kadar güzel bir rahatlama yolu olduğunu göreceksiniz, bana güvenin, tecrübeyle sabit.

Şimdi gelin bir soluk ötemizde duran yepyeni bir yılda birbirimize yazılarımızla dokunalım, tanışmasak bile birbirimizi tanıyalım ve yüreğimizdekileri ortaya koyalım. Yeni yılın size ve sevdiklerinize sağlık, mutluluk ve bereket getirmesini diliyorum.

Aydınlık ve şeffaf bir yıl olması dileğiyle hepinizi gönülden kucaklıyorum.

Sevgiyle Kalın,

Candan
31.12.2010 

Not : Bu arada “Biz Bize” platformunda “köşe yazısı” olarak yayınlayabileceğimiz tek yazı Türkçe eğitimi almış Amerikalı bir üyemizden gelmiş. Sizinle hemen paylaşıyoruz. Bu kadar akıcı ve doğru bir Türk dili kullanımı bazen biz anadili Türkçe olanlar arasından bile çıkmıyor, kendisini kutluyorum.

Christina Lordeman - 'Ondan Öğrendim' adlı yazınıza bir Amerikalının cevabı (http://bizbize.candanercetin.com.tr/Yazdiklariniz.aspx)


__________________________


Adıma bakınca herkes tabii Türk olmadığımı anlıyor; ben Amerikalıyım. Yaklaşık beş yıl önce başlangıç düzeyinde Türkçe sınıfında 'Melek' adlı çok güzel bir şarkıyı dinledim. Yıllar sonra Türk müziği merakım uyanınca o şarkıyı hatırlayıp Candan Erçetin'in kim olduğunu keşfetmeye başladım. Türkçe'mden dolayı biraz çalışmam gerektiyse de hem şarkılarını dinlemekten hem kariyeri ve hayatıyla ilgili bilgi edinmekten büyük bir zevk aldım. İnanılmaz güzel sesinin yanı sıra başta öğretmen olması, hatta Türkiye'nin en başarılı şarkıcılarından biri olurken öğretmenliğine devam etmesi dikkatimi çekti.
Şimdi ben kendi öğretmenliğime yakında başlayacak olurken 'Fikri hür, vicdanı hür' platformuna girip 'Ondan Öğrendim' yazısını okuduğumdan beri o yazıyı aklımdan çıkaramıyorum. Candan'ın babasından o çok değerli şeyler öğrenmesiyle bunları yaşamında canlandırmasına hayranım. Ben de öyle bir öğretmen, daha doğrusu öyle bir insan olmak istiyorum. Ayrıca Candan'ın yazdıklarını okurken aynı zamanda kendi düşüncelerimin bir şekilde dile getirildiğini hissettim. Gerçi Türkiye ve Amerika'nın eğitim sistemleri çok farklı ama eksiklerinin kaynakları çok yakın görünüyor.

Ben geçen sene öğretmenlik üzerine yüksek lisansa başladıktan kısa bir süre sonra büyük bir hayal kırıklığı yaşıyordum. Öğretmenliğe başlamayı sabırsızlıkla bekliyordum ama eğitim derslerinden bıkmıştım. Yaptığım her şeye hocalar 'güzel' diyordu ve hatta bazılarının öğrettiği konularla ilgili bilgisi olduğundan şüphe ediyordum. Dersteki konuşmalara çoğu öğrencilerin değerli, akıllı katkıları yoktu. Dersler hiç zor değildi, çaba göstermeden başarabildim. Herkesin beklentileri azdı. Fen-edebiyat fakültesinde lisans öğrencisiyken hiç böyle bir sıkıntı yaşamadım; standartlar çok daha yüksekti. Gelecekte sınıflarımızda oturacak öğrencileri düşünürken eğitim derslerinin düşük kalitesine çok kızdım. Gelecek öğretmenler iyi öğrenciler değilse ve onların öğretmenleri de iyi öğretmenler değilse, gelecek kuşaklar nasıl bir eğitim alacak? Sorumlu ve bilinçli dünya vatandaşları olmayı nasıl öğrenebilecekler?

Okuduğuma, duyduğuma göre Türkiye ve başka çok ülkelerden farklı olarak benim ülkem, öğretmenliğin çok başarılı olanlar için bir meslek olmadığına karar vermiş; öğretmen olmak için vasat olmak yetermiş. Çok yetenekli öğrencilere 'Öğretmen olmayı düşündün mü hiç?' diye pek az sorulur. Tam tersine başarılı bir öğrenci, öğretmen olmaya karar verince 'Ama daha farklı şeyler yapabilirsin' denip daha çok saygı gösterilen – ve tabii daha kazançlı – mesleklerin onun için daha doğru olduğu söylenir.
Amerika'da herhangi bir dersi eğitim fakültesinde okumak, aynı konuyu fen-edebiyat ya da güzel sanatlar fakültesinde okumaktan daha kolay. Dahası okullarımızdaki öğrenciler başarısız olunca galiba kimsenin aklına eğitim fakültelerini geliştirerek daha iyi öğretmenler yetiştirme fikri gelmemiştir. Bunun yerine öğrencilere standardize sınavlar verip öğretmenleri sonuçlardan sorumlu kılarak 'gerekli' bilgilerin öğrenilmesini temin etmeye çalışıyor eğitim sistemimiz. Verilen eğitim gittikçe sınav geçme odaklı olurken yetenekli mezunlar daha çok kabiliyet gerektiren meslekler olarak tanımlanan başka alanlara kayıyor. Ve hırsı olmayan, kendi öğrettiği dersleri iyi öğrenmemiş olan öğretmenlerin sınıflarında oturan gençler, bunun bedelini ödüyor.

Belki bu yüzden Candan'ın 'Ondan Öğrendim' yazısında 'Bir birey olarak kendimi eğitirken bunun faydalarını sadece kendim için kullanmamayı' cümlesi beni en çok etkiledi. Öğretmenlik, birinin kendisini eğitmesinin faydalarını tek paylaşma yolu olmasa da çok önemli bir yoludur. Sadece kendim için değil, öğrendiklerimi paylaşacağım gelecekteki öğrencilerim için eğitimime emek veriyorum. İlk defa bu platformda öğrendiğim köy enstitüleri 'hem kendi için, hem başkaları için öğrenme' fikrinin eşsiz bir örneği olabilir. Çok yetenekli öğrenciler seçip onlara geniş kapsamlı, çok emek isteyen bir eğitim vererek geleceğin öğretmenlerini hazırlamışlar ve ülkenin aydınlanmasını onlara emanet etmişler. Öğretmenlerin becerilerinin ve o becerilerini paylaşabilmelerinin önemini anlamışlar. Ne yazık ki köy enstitüleri zamansız kapatılmışlar.

Eğitimin amaçları çok değişmiyor bence, ne Türkiye'de ne Amerika'da. Eleştirel düşünmeyi, dünyaya değişik bakış açılarından bakmayı, düşüncelerini etkili ve yaratıcı şekillerde ifade etmeyi bilen ve dünyanın, bilginin ve en önemlisi insanın değerini anlayan nesiller yetiştirmeyi asla bırakmamalıyız. Ama bu işin kolay olduğuna inanırsak başarmayacağız.

Dolayısıyla zeki, yaratıcı ve değişik yeteneklere sahip olurken anlayışlı, alçak gönüllü ve özverili öğretmenlere büyük bir ihtiyacımız var. (Böyle bir öğretmen olmaya uğraşırken Candan Erçetin ile babası gibi örneklerden ilham alıyorum.) Başarılı olanlar yeteneklerini hep kendileri için kullanırsa gelecek kuşaklara ait bir miras kaybolur; aynı zamanda öğretmenler öğrenmeye, becerilerini geliştirmeye devam etmezse bir sürü kişinin kendi yetenekleri keşfedilmez. Eğitim sistemleri buna önem vermese de öğretmenler olarak bizim kendi kendimize yüksek standartlar ayarlayıp onlara uymamız lazım.
Bir eğitim öğrencisi olarak benden sadece vasat olmam beklenirken üstün olmanın daha zor olduğunu öğrendim. Ama daha uzun olsa da doğru yolu seçip 'zorluklar karşısında yılmamamız, bütün hırsımızı ve enerjimizi yaptığımız işe yönlendirmemiz' lazım. Geleceğimizin temeli budur.

Christina Lordeman
Kasım 2010


Funny moments with beginning German students (Oct. 2010)

An excerpt from my student teaching journal during my student teaching at St. Peter's Preparatory, an all-boys Jesuit high school in Jersey City. 

Today I definitely had two of my funniest teaching moments yet.  First, today was the start of “winter dress code,” which requires either a shirt and tie or school logo turtleneck with either a sport coat or a school logo sweater.  This does not, however, keep the students from expressing themselves through their clothing.  In the second section of German 1 when we played the review game (where students have to answer a quick question in order to sit down), I noticed that one student had a very colorful plaid sport coat on, and since we had just learned the word “bunt,” which means colorful or multi-colored, I couldn’t pass it up.  When I got to that student, I asked him in German what color his jacket was.  He couldn’t remember the word “bunt,” so I asked if anyone else in the class did.  The word “bunt” had first come up about a week ago when students were asked to introduce their classmates to classroom objects by indicating what color they were.  Some former student had given Ryan a very colorfully decorated trash can (including German flags and a picture of Ryan wearing Lederhosen), so when the student started to say that “der Mülleimer” (the trashcan) was red, yellow, black, white, blue, green, etc., I told the class it was “bunt.”  Today, when the student I called on couldn’t remember this word and I asked the rest of the class, one of my weaker and less attentive students suddenly raised his hand saying, “I know this one!  I know this one!”  Pleasantly surprised, I called on him.  “Okay, <student>, what color is <first student>’s jacket?”  Enthusiastically he answered, “Der Mülleimer!!”

The second great moment happened when I was reviewing how to ask how someone is and introducing ways to respond.  I had drawn 5 faces on the board showing varying degrees of happiness or sadness.  Under each face were one or more corresponding words or phrases students could use to answer the question “How are you?”  Under the happiest one, I had written:

super
wunderbar
fantastisch

Rather than simply telling students when they could use each answer, I asked students how they were actually doing and then decided to throw in some hypothetical situations for them to respond to.  When I asked the kid with the plaid jacket how he was doing, he said, “Mir geht’s gut.”  (I’m fine/well.)  To prompt him towards the next category, I said, “Okay, stell dir vor - imagine - du gewinnst das Lotto.  Wie geht’s dir dann?”  (Imagine you win the lottery.  How are you then?)  The student: “Mir geht’s super wunderbar fantastisch!!!”  He had no idea that the words I had listed were choices, so he just read them all off, which, in the context of hypothetically winning the lottery, was hilarious.

Dileğim (Nisan 2010)

NYU'da orta düzey Türkçe dersindeyken Cevdet Kudret Solok'a ait 'Dilek' şiiri okudum ve kendi bir şiir yazdırıldım.  İkisini de burada okuyabilirsiniz.


Dileğim
Christina Lordeman
Bir davetkâr, bir sıcak sınıfım olsa;
İçinde bir yumuşak, bir tüylü halım olsa;
Bütün bunlar benim öz malım olsa.

Tahtam, kalemlerim, raflarım,
Raflarında paylaşacak kitaplarım,
Duvarlarında çocukların ellerinden çıkan eserler olsa.

Bir hareketli, bir şevkle dolu sınıfım olsa;
İçinde körpecik akıllar,
Öğrenmeye meraklı olan öğrenciler…
Bu öğrenciler, benim öğrencilerim olsa!

Nerde, hangi şehirde olursa olsun,
Bir canlı, bir hayat dolu sınıfım bulunsun;
Bir yumuşak halım olsun yeter,
Yeter de artar bile!

Nerde, hangi şehirde olursa olsun,
Kalemlerim, kitaplarım olsun,
Öğrenme arzusuyla yanan öğrencilerim olsun yeter,
Yeter de artar bile!


Dilek
Cevdet Kudret Solok

Bir küçük, bir küçücük evim olsa;
İçinde bir küçük, bir küçücük halım olsa;
Bütün bunlar benim öz malım olsa.

Masam, mürekkebim, etajerim,
Penceresinde benim perdelerim,
Etajerinde benim kitaplarım olsa.

Bir ufak, bir minicik evim olsa;
İçinde bir kadın,
Beni parasız pulsuz seven bir kadın...
Bu kadın, benim karım olsa!

Nerde, hangi şehirde olursa olsun,
Bir küçük, bir küçücük evim bulunsun;
Bir ufacık halım olsun yeter,
Yeter de artar bile!

Nerde, hangi şehirde olursa olsun,
Etajerim, kitaplarım olsun,
Beni parasız pulsuz seven karım olsun yeter,
Yeter de artar bile!